Reklam

ALIŞKANLIK MI; KANIKSAMAK MI?

Reklam

İnsanoğlunun gerek fiziken gerek ruhen uyum sağlamadığı bir durum yoktur.
Alışık olmadığı bir durumla karşılaştığında baştan sıkıntı yaşar,

sonra bu alışık olmadığı duruma uyum sağlamak sürecini yaşar. Bu uyum sürecini
bitiminde ise vücut eski halini unutur, olumsuz da olsa yeni ortamı yaşamaya başlar.
Karanlık veya aydınlık bir oratamdan, tam tersi bir ortama geçtiğimizde, gözümüzün
baştan sıkıntı çekip; sonra aydınlık veya karanlığa uyum sağladığı hepizin bildiği
basit bir bilgidir.
Bazı uyum sağlama süreçleri ise daha uzun süre gerektirir.
Örneğin Everest Tepesi'ne tırmanan bir dağcı belirli bir yüksekliğe çıkınca,
değişen basınç ve oksijen değişikliklerine vücudunun uyum sağlaması için o belirli
yükseklik aralıklarında bir süre beklemesi gerekir. Uyum sağlayamaz sağ kalabilirse; gene uyum süreci için belirli yükseklik aralıklarında bekleyerek geri dönebilirse geri döner.

Vücudumuz çok garip ama esas garip olan bunlar neyse de olumusuzluklara alışıp sonrasında bunları kanıksamasıdır.
Canlının, dolayısıyla da insanın, barınma giyinme gıda gibi üç temel ihtiyacı vardır.
İnsan yaşamak için yemek zorundadır ama kırk gün boyunca yemedi mi, vücudu açığa alışır ve en temel ihtiyacı olan yemeği hatta suyu bile kabul etmez olur. Bunu öyle bir kanıksar ki adeta vücut insan iradesini dışlayarak kendi kendine intihar eder.

"Esaretin Bedeli" filminden hapishanede geçen garip bir örnek:
Yetmişli yaşlarda yaşlı bir mahkum yakın arkadaşının boğazına hiç sebepsiz yere bıçağı dayar, bağırış çığırışa arkadaşları yetişir, görüntüyü görünce de:

" En yakın arkadaşın,onu çok seversin, niye böyle yapıyorsun?" diye cevap sorarlar. Yaşlı adam yaptığının yanlışlığı ve pişmanlığını ses tonuyla saklamadan, titreye titreye:
"Elli senedir buradayım, benim ceza bitti, burası benim evim, elli senedir buradayım ben başka yerde yaşayamam, arkadaşımı öldürürsem beni çıkarmazlar, burada yani evimde kalırım" der.
Uzatmayayım, arkadaşları yaşlı mahkumu ikna ederek boğazına bıçak dayanmış adamı kurtarırlar.
Yaşlı mahkum hapishaneden tahliye olup çıkar. Çıkar çıkmasına da, elli sene boyunca tuvalete bile gitmek için bile müsade almaya alışkın olduğundan her canlının vazgeçilmezi olan özgürlük onda hazımsızlık yapar, kaldıramaz. En sonunda kaldığı otelin pencerenin üstüne ismini yazıp burada yaşadı diye de ekleme yapıp kalıcı bir iz bıkakıp, o yazının karşısında kemerini kullanarak
intihar eder.

Yıllar önce bir bilim dergisinden okuduğum daha garip bir örnek:
Doğuştan görme özürlü ismini şu an hatırlayamadığım bir adam vardır. Görme özürlü adam bu haline o kadar çok alışmıştır ki; gözlerinden kaynaklı eksikliği diğer uzuvlarına dağıtmış: Dokunarak, dokunduğu kişinin kim olduğunu anlayabiliyor, resmini yapabiliyor, hatta hatta
topun nereden, hangi hızla geldiğini topun çıkardığı ses ve rüzgardan anlayıp çocuklarıya voleybol bile oynayabiliyormuş. Bir gün yeni uygulanmaya başlayan yöntemle amaliyatla görebileceği konusunda bir umut ışığı doğar.
Başarılı bir amaliyat geçirir ve görmeye başlar. Buraya kadar güzel, güzel de sonrası var.
Göremediği zamanlarda diğer uzuvlarını kullanarak yıllarca alıştığı yaşam tarzını bir
kenara bırakıp; görebildiği yeni haline pozitif bir geçiş yapamaz.
Görerek resim yapamaz, voleybol oyanayamayacak kadar eski yeteneklerini kaybetmiş artık mutsuz bir insandır. En sonunda dayanamaz, tekrardan amaliyatla görme özürlü olmak için müracatta bulunur.

Alışkanlıkların; olumlu da olumsuzda olsa, uyum sağlanarak zamanla kanıksanıp yaşamımızın bir parçası olması ne kadar garip dimi!

İster biyolojik, ister siyasi, ister kişisel olsun; bu konularda ki yorumları siz okuyucularıma ve düşünce tarzlarına bırakıyorum.

Sağlık, huzur, saygıyla kalın!

Rəy yazın